ESKİ KÖYLERİN ÇOCUKLARI

370

“Mahallede, beş kişilik bir çetemiz vardı. Her birimiz tek başımıza olduğumuz zaman çok uslu sevgili, sevimli çocuklardık, ancak dördümüz veya beşimiz bir araya geldiğimiz zaman şimdiki çizgi filmlerdeki gibi tek kişilik canavara dönüşüyorduk.

Taşlayarak tavuk öldürür, kargılarla kırlangıç yuvası bozar, duvar diplerinde kurbağa avlardık, bazen bizden daha canavar agresif köpek gördügümüzde çil yavrusu gibi dağılır, korkar, kaçar, uslu iyi bir Köpek gördüğümüz zaman da,yine sürü pskolojisine kapılır, kötü köpeğin öfkesini, kafasına gözüne isabet edecek şekilde taşlayarak, iyi sakin zavallı köpeği kovalar eziyet ederdik.

Yalnız kaldığım zaman köpeği görünce yavaşça yanına varır özür diler gibi başını boynunu okşar sonra evden yufka getirir verir, vicdanımı rahatlatırdım. Köyün kenarında iki üstü toprak kerpiç evin arasındaki 40 santimlik boşluğu yuva edinmis yavrulamış sahipsiz bir köpekti. Etrafta arkadaşlardan beni gören var mı diye bakar her gün gider evden ne aşırırsam köpeğe verir oda karşılığında yavrularını sevmeme izin verirdi.

Evimiz en kenarda idi komşumuz Kemal Mete’nin evinin önü çok geniş bir meydan, adına da yukarı harmanyeri denirdi. Harman yerinin kenarında Teke dayı’nın annesinin küçük kerpiçten bir evi vardı.

Ben ona Adem ismindeki akraba olan arkadaşımızın anneannesi olduğu için adını söyleyemez Adem ebe derdim.

Adem ebe beni çok severdi, bende onu, sokakta görse elimden tutar evine götürür ocağının başına benimle oturur. üşümüş ellerimi avcunun içine alır üfler ısıtırdı.
Evinde ne varsa kuru üzüm, pekmez köftesi, kavrulmuş susam, ceviz, badem kırar yedirirdi. O dönemde yaşlı insanlar için teneke sobası, gaz lambası çok lüks ve modern, bir türlü alışmamışlardı.

Zaten yaşlı olmayanların bile çoğunun evinde kullanılmaz ocak dediğimiz şöminede ateş yakılır ocağın başına sıralanır, bütün sohbetler ocak başında yapılırdı, odanın geri kalan bölümü biraz soğuk ve karanlık olur,arkada duvarda ocak başında oturanların kocaman kocaman gölgeleri çıkardı.

Alevlerin ışığı tavanı duvarları yalar,Alevler iyice,azalırsa ocağın içinde bir köşede küçük bir teneke kandil olur.içinede gaz değil çam katranı konur. o kandili yakarlardı.

Aynı yıl yaz çok kurak geçmiş, ekinler kurumuştu. Köylüleri gelecek ve açlık korkusu sarmıştı. Yağmur duası yapılacaktı büyükler kendileri çok dua etmiş yağmamıştı.

Belki de kendilerinin daha önceden günah islemiş olabileceklerini Allah’ın onun için duaları kabul etmediğini düşünerek,4 ila 10 yaş arası 25- 30 çocuk toplanmış, temiz günahsız olduğumuz için bizi yağmur duasına çıkaracaklardı.

Oysa bizde pek masum sayılmazdık daha iki gün önce çete toplanmış durduğumuz evin arka bahçesinde yabancı bir tavuk görmüş sebzelere zarar veriyor diye taşla öldürmüş Mehmet hemen orda derisini yüzüp fırlatıp atmıstı.

Birçok da kırlangıç yuvası bozmuştuk. Hayatımın ilk tokadını da o yüzden yemiştim. Hanialtı dediğimiz evimizin altında boş yerin tavanındaki kırlangıç yuvasını tam bozacakken komşumuz Kemal amca’ya suç üstü yakalanmıştım.

Yüzüme öyle bir tokat vurmuştu ki ateş çıkmıştı. Sadece o olsa iyi karşılaştığım herkes ya kulağımı çekiyor ya tokat atıyor azarlıyordu. Bir daha mi tövbe. kemal amca çok sevecen karıncayı incitmeyen biri ve beni de çok sevdigi halde bu derece öfkelenmiş ve bu şekilde bana bir tokat atmışsa demek yaptığım çok büyük bir günahtı.

Adem ebenin evinin önüne yağmur duası için bütün çocuklar toplandık. İçimizden bir kişiye ayak bileklerine inecek kadar çilte dediğimiz delikli gözenekleri olan içerden dışarısı görülebilen keten bir çuval giydirip en öne geçirdiler. Arkasında tef, teneke çalanlar onların arkasında biz hep bir ağızdan bağıra bağıra gezerek başladık yağmur duasına.

Ne güzel, önde hacı hoca olmadan, Allah’la aramıza aracı sokmadan, kendi duamızı, kendi dilimizde, kendimiz anlayarak, yaradanımıza, yine kendi ne istediğimizi bilerek, tertemiz duygularla dua ediyor.

İçimizi gönlümüzü, güzelliğimizi açıyor, aktarıyorduk.
Bu binlerce yıl önceki, uzak diyarlarda bırakıp geldiğimiz atalarımızı, geleneklerimizi çağrıştıran, biraz Şamanizm biraz Tengricilik hatta Kızılderili usullerine benzeyen dua türüydü.

Her evin önüne geldiğimizde yukarıda yazdığım gibi;

Yağ yağ yağmur,..!!
Teknede hamur,..!!
Bahçede çamur,..!!
Ver Allah’ım ver,..!!
Sulu sulu yağmur,..!!!

Sözlerini koro seklinde bağırıp kapıyı çalıp herkesin gönlünden ne koparsa, evde ne varsa, buğday, susam, nohut, kuru üzüm, ceviz, badem, yağ salça toplayıp başladığımız noktaya dönmüştük.

Kalabalık davar sürüsü olan iki, kişi de iki keçi bağışlamıştı yağmur duası törenine Adem ebenin evinin önüne kazanlar kuruldu, toplanan malzeme pişirildi, şimdi tam hatırlamıyorum ama ya keşkek, ya içinde nar ekşisi kurutulmuş biber olan tuzlama,yada aşure etli yemekler kavurmalar yapılmıştı.

O kadar büyük kazanlarda o kadar çok malzeme toplanmıştı ki bütün köylü gülüşerek neşeyle eğlenceyle birbirleriyle şakalaşarak oraya gelmiş karnını doyurmuş, bir çoğu da tabaklarla eve götürmüştü. Çevre köylerden de katılan olmuştu yemek törenine.

Yağmur yağdı mı yağmadı mı hatırlamıyorum ama mutlaka yağmış olması lazım çünkü, Tanrı’nın böylesine güzel bir dostluğu, dayanışmayı, sevgi dolu birlikteliği, geri çevireceğini düşünmüyorum.

Yanılmıyorsam bu Adem ebenin organizasyonuydu.
“iyi olan, iyilik yapan insanlar, sonsuza dek anılmayı, hatırlanmayı hak ederler”
Işıklar içinde uyusun
insan